İlişkilerde Beklenti ve Aşk.

İlişkilerde Beklenti nedir?

Aşk ve beklenti dilimizden düşmüyor ve çoğunlukla gerçek anlamını bilmeden sadece söylüyoruz. Ya da söylemeyip davranışlarımıza yansıtıyoruz. Böylece aslında adı konmamış birçok tartışma ve çatışmanın ana sebebini oluşturmuş oluyoruz. Beklenti olarak adlandırdığımız her şey aslında herhangi bir durum ya da kişiden kendimiz için istediklerimizden ibarettir. Yani aslında bir isteğimiz var. Yerine getirilmesini şiddetle istediğimiz, yerine getirilmediğinde ortalığı kasıp kavuracağımız bir takım açıkça ifade edilmemiş isteklerimiz var. Bunun karşımızdaki insan ya da insanlar tarafından anlaşılmasını ve mutlak surette karşılanmasını istiyoruz. Es kaza herhangi bir istek karşılanmazsa buyrun cenaze namazına diyerek çatışmalara davetiye çıkarıyoruz.

En büyük sıkıntımızın kaynağını isteklerimizi tam olarak anlayamamak ve ifade edememek olarak görüyorum. En başta kendimize karşı dürüst değiliz. Gerçekten ne istediğimizi neden istediğimizi merak etmiyoruz. Düşünmüyoruz. Üzerine kafa patlatmıyoruz. Sadece istiyoruz. Tabii bir davranış gibi geliyor bu. Kendiliğinden ve doğrudan. Peki bizleri hayvandan ayıran ne bu durumda? Hani düşünebilme becerilerimiz bizi primatlardan ayrı tutuyordu?

Gerçekten kendimizi tarafsızca gözlemlemeye başladığımızda Burcu’nun da dediği gibi beklentisizliği yakalamaya başlıyoruz. Çabasız ve kendiliğinden gerçekleşiyor.

Beklenti olmadan bir ilişki yaşamak ne demektir?

B.E.D:

Bir ilişkiden önce bir birey olarak kendimizden ne beklediğimiz, kendimiz ile ne yaşayabildiğimiz çok önemli. ( bu soru bir kenarda not olarak dursun, hazır olduğunuzda buna cevap verirsiniz.) Çünkü her şey kendinde başlayıp bitiyor. İlişkilere gelecek olursak. Beklentisiz ilişki yoktur. Çünkü beklentisiz insan yoktur neredeyse. Sadece kendini ve beklentisini gözlemleyip hatasını görebilen kişiler ve bu kişilerin ilişkileri vardır. Bu gözlem farkındalık ile mümkündür

Şu kaçınılmaz bir gerçek ki, ilişkilere beklenti girdiğinde hüsran ile bitmeye mahkûmdur. Ve yine kaçınılmaz bir gerçek ki tüm insanlar gibi bizler de bir beklenti içerisinde doğarız. Hatta bir beklenti üzerine doğarız. (ailelerin bizi dünyaya getirmeleri bile bir beklenti ile gerçekleşir. Kendi dileklerini gerçekleştirme, statü sahibi olma, kendilerinin yapamadıklarını yapabilme beklentileri için. )

Şunu bilmeliyiz ki, beklentisiz yaşamak hemen mümkün olmasa da mümkündür. Adım adım, yavaş yavaş beklentisizliğe yürümek mümkündür. Ve inanın beklentisizliğin tadını aldığınızda bunu tüm hayatınıza adapte etmek için can atacaksınız.

Peki beklentisiz ilişkileri nasıl oluşturabiliriz? Beklentide olduğumuzu nasıl anlayabiliriz? Veya karşımızdaki bizden bir şey bekliyor iken biz çözüme nasıl gidebiliriz.
Burcu Erim Dural:
Birer örnekle anlattığımızda daha iyi anlayabileceğiz adım adım. Bir partneriniz var. Birlikte çok mutlusunuz. Birlikte kafeye gidiyor, sohbet ediyor hayatın anlamı üzerinde neredeyse kitaplar yazıyorsunuz. Birlikte bir eve çıkmaya karar verdiniz. Ve birinci haftada o mükemmel kadın veya adam gözünüzde başka bir şeye dönüştü. Neden? Partnerinizin bir yeri değişmedi, yine aynı kişi ne oldu, zihninizi bulandıran ne? Asıl soru bu ilişkiden ve partnerinizden beklentiniz ne? Beklentiyi yaratan kim? Sensin. Karşılayan veya karşılandığını/karşılanmadığını düşünen kim?

Bu senaryo üzerine zihniniz hem kendinize hem partnerinize birer rol biçer. Bu roller oynanmaya başlar fakat bir süre sonra bu biçilmiş olan aslında var olamayan roller, size veya partnerinize ağır gelmeye başlar. Ya da partnerinize biçtiğiniz rolü oynamadığı için ona kızmaya başlarsınız. Neden böyle değilsin, neden bu şekilde yapmıyorsun derken yakalarsınız kendinizi. Oysaki onun belki de bundan haberi bile yoktur. Bu rolü ona ( kendinizin doğruları ve geçmişteki gördükleriniz üzerine) yazan biçen sizsiniz. Ona sormadan kendi ve çevrenizin doğruları ile bir rol, kostüm, bir elbise verdiniz. Ve onu giydiğinde karşılığında bunları istediğinizi, bunları yapman gerekiyor dediniz veya demediniz. Genellikle demeyiz. Anlamasını bekleriz, isteriz. Ve yapmadığında mutsuz oluruz. Konuşmayız, anlatmayız ya da yapıp yapamayacağını düşünmeden isteriz. VE mutsuzluğu yaşamaya başlarız. Ve bu kez ilişkimize mutsuzluğun rolünü biçeriz. Ve bunu iki kişiye de giydiririz.

İlişkilerde en büyük sorun kendimizce diktiğimiz kostümü, yazdığımız rolü karşımızdakinin bizim isteğimiz doğrultusunda giymesini, oynamasını istememiz. Kendisinin dışında bir başka şey olmasını aynı zamanda da aynı kişi olmasını istememizden kaynaklanır.

Burada en önemli nokta, ortak bir kostüm bulabilmektir. O, O olarak kaldığında mutludur. Siz de siz olarak kaldığınızda. Aslında bu ilişki sizin siz olmanızla başlamıştı. Ortak bir dil olarak ilişki iki kişinin kendileri iken de bir olabilmeleri ve ortaya çıkanın kendi kostümlerinin bir birbirlerine yakışmasıdır. Zorla yakıştırılması değil. Sınırlamalar, zorlamalar, istekler beklentiyi oluşturur. Sınırlamalar, zorlamalar, istekler sadece ikili ilişkilerde değil ailelerde yaşama sevincini, birbirini öldürür. Ortak zamanlar, ortak diller oluşturulabilirler. Fakat karşıdakini değiştirmeye çalışmak onu öldürmek demektir.

İlişkinin iyi gitmediğini anladığınız anda hemen toparlanıp bir düşünün. Ben bu insandan ne bekliyorum? O benden benim olmayan ne istiyor? Ben değişmek istiyor muyum? Ya da Onu neden değiştirmek istiyorum? Faydası ne? Katkıları ne? Eğer partnerimi değiştireceksem O’nun ile neden birlikteyim? Çünkü ben onu tamamen yok edip başkası olmasını istiyorum? Bunu neden yapıyorum? Veya yapıyor?

Biçtiğimiz kıyafetler bazen ağır gelir, sırf sevildiğimiz için giymek isterler. Fakat sonunda bir bakarız ne o aynı kişi ne biz aynı kişileriz. Beklenti hayatta en ölümcül şeydir. Hem bizi hem partnerimizi hem de ilişkiyi öldürür.

A.A.D:

Bütün bunların üzerine aslında çok fazla söz kalmıyor. Beklentilerin altında isteklerimizin işlevini çok iyi görmemiz lazım. Neden hayatlarımızdaki her şey bizlere hizmet etmek ve bizleri tatmin etmek zorunda. Dikkat edersek eğer neredeyse her anlamda sonsuz bir tatmin arayışımız var. “Şu vitrindekini alırsam ne güzel olur.”, “Şu kadın ya da adamla evlenirsem çok mutlu olurum” vs vs. Sürekli şartlar sürekli hesaplar. Zaten bu hesap kitapla her an iletişim kuruyoruz. Karşımızdakine ne kadar istediğini verirsek biz de istediğimizi o kadar alabileceğimizi varsayıyoruz. Aslında tüm açmazımız da bu. Sadece bu. “Hayatın kendisinde bir hesap defteri var ve biz bunlara göre mutlu ya da mutsuz oluyoruz .” yanılsaması ile ömürlerimizi tüketiyoruz.

Sürekli bir “olması gereken” fikrimiz var. Bu ister evlat olalım, ister çalışan, ister eş, ister sevgili, ister dost, ister öğrenci, ister ebeveyn. Elbette sorumluluklarımız var. Ancak olunması gerekenlerin listesi o kadar çok ve sürekli değişiyor ki hangi biri olmamız gerektiğini kavrayana kadar zaten her şey tepetaklak oluyor. Evrende sabit olan ya da değişmez olan bir insan var zaten bu nedenle her birimizin ne olması gerektiğinin kırmızı çizgileri var. Asla değişemez. O görevler eksiksiz ve kusursuz yapılmalı. Olmamız gereken tek şeyi asla olamadan ömrümüzü tamamlıyoruz. Daha da acısı sadece kendimiz olmayı “öğrenme” adına eğitimlerden eğitimlere koşuyoruz. Kendimiz olmayı bizden başka herkes biliyor bir biz bilemiyoruz.

Böyle bir kısır döngü ile yaşamımızdaki her alanı perişan ediyoruz. Roller biz doğduğumuz an itibari ile hazır. Kadın isek ayrı erkek isek ayrı. Eş isek belli, evlat isek zaten belli. Bu kalıpların dışına çıkmak toplumdan uzaklaştırılmak ve cezalandırılmakla eş. Yani kimseyi olduğu gibi kabul edemeyiz, kendimizi de olduğumuz gibi ayakta tutamayız. Bunu yaparsak ya deliyiz, ya ayaklarımız yere basmıyordur ya da aç kalırız. Çünkü kimse bize “olduğumuz”la getirebildiklerimiz için değil, tornadan çıkıp ortak tanımlarca kabul görmüş sıfatlar ve veya becerilere sahip olduğumuz ya da tektipleştiğimizde bize para öder. Bizleri sever, bizleri aralarına kabul eder.

Ne acı ki sağlıklı ve gerçekten beklentisiz bir ilişki, iletişim yaşamak sözde kolay yaşamın içinde hiç de kolay değil.

Kişi veya kişiler neden beklenti içine girer? Bazen beklentide olup olmadığımızı anlamıyoruz bile isteklerimiz normalmiş gibi geliyor bunun ayrımı nasıl olur? – Arkadaş, sevgili, patron, aile olarak da hepsi farklı farklı beklenti konuları.

B.E.D. : Kadın ve erkek ilişkilerine bakıldığında iki farklı yapı ortaya çıkar.

Bu yapıların yaşam tarzları, hayata bakışları çok farklıdır. Bu sebeple çoğunlukla çatışırlar. Bir ilişki olsa da olmasa da özde zaten bir çatışma vardır. Aslında kadın-erkek ilişkisi diye ayırmamakta gerekir. İnsan her insanda kendinden bir parça görmek ister ( bilinçsizce). Çatışmanın kaynağı kendinden bir parça göremediğinde, benzerlik oluşmadığında ortay çıkmıştır zaten. Örnek verilecek olursa, bir kafe de diyelim ve birini gördünüz. Gördünüz andan itibaren tanımadığınız halde bir yakınlık hissettiniz veya tam tersi aynı yerdesiniz birine gözünüz takıldı ve hiç hoşlanmadınız. Bu hoşlanma ve hoşlanmama duygusu da nedir? Aslında ilk beklenti budur. Her insan kendini ve hayallerinde olmak istediği kendini sever. Sevmediğini zannetse dahi sever. Ve seveceği, hoşlanacağı, iletişim kuracağı, ilişki yaşayacağı kişilerde benzer şeyleri görmek ister. Hatta kendinde de olduğunu değil olmak istediklerini görmek ister. Ve oymuş gibi yaşar, kendini olmak istediği zannederek kendiyle de büyük bir beklenti ile yaşar. Bu görmek isteme, benzeme sürecinde ilk beklentiler başlamış olur. Bu beklenti süreçleri her zaman, her yerde ortaya çıkabilir. Bu sebeple insanlar belli bir zümre, belli bir grup içerisinde rahat ve huzurlu hisseder. Birbirlerinden beklentileri yokmuş gibi hissettiklerinden huzurlu hissederler. Bu kontrolsüz ve bilinçsizce yapıldığında çatışmaya götürür. Gruplar, insanlar, kişiler arasında bir çatışma yaratır. Bunlar birer dürtü gibi gözükse de bir zihin oyunudur. “Ben buyum ve buna benzerlerle birlikte olmak istiyorum.” Kendinize farketmeden koyduğunuz kalıbı görebiliyor musunuz? Ve “bunun dışında kim olursa olsun bunu DEĞİŞTİRMELİ. ( beklenti ) veya biraz da olsun düzelmeli.” ( beklenti) gibi cümleler zihinlerde dolaşmaya başlar. Ve beklentiler artmaya devam edene kadar. Beklentisiz olmak istiyorsak önce insan olduğumuzu kabul etmeliyiz. Mükemmel olmadığımızı, her doğruyu kendimizin bilmediğini farketmeliyiz. İnsanlığımızı sözde değil, gerçekten kabul ettiğimizde kendimizden çok fazla şey beklemeyi bırakacağız öncelikle. Sonrasında kendimize benzeyen ve / veya olmasını istediğimiz kişileri, zümreleri sevmeden kabul etmeye başlayacağız. Benzetmeye, düzeltmeye çalışmayacağız. Ve sonrasında büyük kabule geçeceğiz. Aslında o biz sandığımız bizim olmadığımızı, aslında onun bizim istek ve arzularımızın parçalarının birleşimi olan bizi bırakmaya başlayacağız. Zaten bu kendimizin aslında beklenti ve arzular birikintisi ile oluşmuş ve yanında da aynı beklenti istek ve arzular birikintisine sahip kişilerle iletişime geçen bir su damlası olduğumuzu anladığımızda; tüm bu beklentileri bırakıp okyanusla bir olmayı kabul edeceğiz. Şu an her bir birey, her bir insan bu beklentiler ile kendini bir bardağa, bir vazoya, bir akvaryuma koymuş durumda. Tanımları bu. Ben bu akvaryumdaki suyum vs diyerek kendini ayırmak ve beklentilerini yaratmak ile meşgul. Oysa ki sadece su olduğunu görse, kabul edebilse tüm beklenti bitecek. Sonsuz, engin, derin okyanuslarda yüzebilecek. Beklentisizliği beklemeyin, sadece izleyin, görün, anlayın, kabul edin. Eşinizi, arkadaşınızı, kardeşinizi, annenizi, patronunuzu değiştirmeye çalışmadan kabul edin. O da bu okyanusun bir parçası. Kendini bir gölet sanıyor olabilir, bir bardak su gibi görebilir değiştirmeyin. Onu öyle olduğu gibi kabul edin. Kabul etmeyi dahi beklemeyin. Sadece kabul edin. Beklentisizlik kabul etmektir.

A.A.D. : Yukarıdakileri okuyunca gerçekten üzerine eklenebilecek çok fazla şey bulamıyorum. Dün akşam yaşanmış bir anekdot belki üzerine katkı sağlayabilir.

Eğitimlerimize katılan bir dostumuz 1 yıl boyunca bir disipline dahil olup eksiksiz ve sürekli çalışmalara dahil olmuş. Sistemin kurucusuna koşulsuz saygı ve itaat göstermesi gibi bir dayatma getirilmiş. En ilginci kendilerine “biz egosuzuz, egolarınızın kırılması için bunları yapmalısınız.” demişler. Bu çok ilgimi çekti duyduğum anda. Neden biz –öğrenci olarak kendini görüp sürekli öğretmen/usta/guru arayanlar- karşımızda bir otorite olarak bulacağımız birini arıyoruz. Neden o otoritenin neredeyse ermiş, peygamberlere yakın vasıfları olmasını istiyoruz diye. Yanıtı idrak ettiğim an dile getirdim:

Çünkü kendimizi o kadar büyük bir yere oturtuyoruz kendimize içten içe o kadar büyük bir önem veriyoruz ki ‘biz’i yetiştirecek kişinin resmen ulvi bir makamı olmalı. Çünkü biz herhangi bir insandan çok daha özel ve çok daha derin bir varlığız. :D Şaka değil bu söylediğim. Kendimizi herhangi biri ile aynı çizgide aynı seviyede görme tahammülümüz yok. Bu nedenle eğitimlerden eğitimlere, ustalardan ustalara koşuyoruz. Aslında aradığımız kendimiz değiliz. Kendimiz dediğimiz yapının yüceltilebilmesi ya da aslında o yanılgıyı cilalayacak (ki bu cilalama karşılıklı sadece biz değiliz bize öğretenler için de geçerli) birine bağlanma ihtiyacı hissediyoruz. Böylece öğrenci olarak öğretmenimizin bizi özel hissettirmesinin yolunu yapıyoruz, o da bizlerin özel olduğu bir takım örneklerle güçlendirerek bu ilişkiyi sürekli hale getiriyor. Altını çizerim ego’nun ortadan kalkması üzerine konuşuluyor. Gelinen nokta “ben öğretmenim (ve özelim) siz öğrencimsiniz (siz de özelsiniz); ben öğrencinizim (ben o kadar özelim ki bana ancak benden daha değerli olan biri eğitim verebilir.), siz de benim öğretmenimsiniz (ben size saygı gösterir sizi yüceltirim siz de bana öğrenciniz olma ayrıcalığını tanırsınız).

Bu basit denklem bizim her tür ilişki aslında karşılıklı olarak kendi arzularımızın tatmin edilebilmesi kısır döngüsüne oturuyor.

İstek ve beklentilerimiz bize normal geliyor evet. Çünkü yaşıyoruz. Yaşamın içinde ihtiyaçlarımız var. Hayatımızı idame ettirebilmek için gerekenler var. İhtiyaçlarımızı karşılamadan yaşam devam etmiyor. Peki isteklerimizi tatmin etmeden yaşam devam etmez mi? Yemek yemezsek (ihtiyaç) ölürüz. Ancak pahalı bir restoranda adını söyleyemediğimiz bir yemek yemezsek ölmeyiz (arzu). Giysilerimiz olmazsa soğuktan ya da sıcaktan bedenimiz zarar görür (ihtiyaç). “Mutlaka belli bir marka olmazsa asla giymem” (arzu). Elimizdeki yegane elek, ihtiyaç ve arzu karşılaştırması. Gerçekten ihtiyacınız olmayana elinizi sürmeyin. İhtiyacınız olanı ihtiyacınız kadar kullanın, satın alın. İçimizde asla yeterli bu bana diyemeyen çocuk gibi bir parça var. Doymuyor, doyduğunun farkında değil. O zaman ona durması gerektiğini söyleyecek olan bizleriz.

İletişimlerimizde bile kimse durmayı bilmiyor. Herkes kendisinin tatmin edilmesini istiyor. Hepimiz önceliği kendimize veriyoruz. Karşımızdakiler de doğal olarak önceliği kendisine veriyor. Önce kendi tatmini sonra karşımızdakiler. Çözüm zaten burada. Kendimizi tatmini biraz daha geriye alıp önce yapılması gerekene odaklanmak. Önce dinlemek, önce paylaşmak, önce el uzatmak. Bunlarda ölçülü olabilmek. Her an taviz vermek her an kendimizi başlarının emrine koşmak değil burada anlatmak istediğim. Sadece gerçekten ne yaptığımızın farkında olmak. O an kiminle iletişim halinde isek elimizden geldiği kadar sadece orada olmak. Tüm varlığımızla orada olduğumuzu yaşatmak. Zihnimizle, bedenimizle, ruhumuzla oradaki etkileşimin parçası olduğumuzu göstermek. Gerçek tatmin her iletişimde bu biçimde sağlanıyor.

Beklentinin altında daima bir itki var. Önce o itkiyi gerçekten dürüstçe görebilmek gerekli. Örneğin karşımızdakine bağırıp çağırıyoruz. Güzel. Neden bağırıyoruz.

Neden kontrolümüzü elden bırakıp yüksek sesle anlatma ihtiyacı içindeyiz? “Anlamıyor ondan bağırıyorum.” Bu kendimize söylediğimiz en afillisinden bir yalan. Karşımızdaki insanların anlayabileceği şekilde konuşmayı hiç düşünüyor muyuz? “E o da acık insan olsun beni anlasın?” yine güzel. Peki aynı cümleyi sizi dinleyen sizin için söylüyorsa kafasında. Karşılıklı bu çözümsüz durum iletişimlerin kopmasına kadar giden bir süreci besliyor. Temel sorunumuz şu: “Benim dediğimi anla, benim dediğimi, benim istediğim zaman yap!” Eğer istekleriniz makulse, karşınızdaki kişinin de o anda bir başka planı yoksa durumu uygunsa olabilir bu istedikleriniz. Değilse çatışma. Çünkü basit bir sorudan kaçıyoruz: “Şu an bu işi yapmak için zamanın var mı? Uygun musun?” Bunun yerine sadece talepte bulunuyoruz. Çünkü bu insanlar bizlerin hayatlarında yer almaktalar ve bizlerin tüm isteklerini eksiksiz yerine getirmekle yükümlüler!!!. İnan abartmıyorum. İçimizde bir parça bizleri aynen böyle idare ediyor. Bizleri aynen bu biçimde davranmaya zorluyor. Bunu görmek bunu anlamak zorundayız. Bu bizim içimizde dışarıda değil. Kendimizi sorgulamak, kendimize karşı dürüst olmak zorundayız. Hata yapıyor isek bunu anlamak ve bunu tekrarlamamaya özen göstermek zorundayız. Bunu kendimiz için yapıyoruz başkaları için değil. Mutlu olmak istiyoruz ama mutluluğumuz hep bizim dışımızdaki koşullara bağlı. Beklentilerimiz o koşullar işte. O koşullar olmayınca mutsuz olacağımıza kendimizi ikna ediyoruz. Sadece kendimizle biraz sohbet etmeye ihtiyacımız var. Kendimizi dinlemeye, kendimizden beklediklerimizi anlatmaya, yapamadıklarımız için kendimizi cezalandırmaktan vazgeçmeye. Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Bunu görmemiz, bunu anlamamız gerek. Ne isek oyuz. Ne eksik ne fazla. Olduğumuz miktar bizim için en uygunu. Olabileceğimiz ihtimaller değil.

Gerçek aşkta bölünme yoktur. Sevenler bedende ayrı olsa da birdirler. Sadece egoistçe aşkta büyük bir bölünme vardır, seven ve sevilen ayrılır, daha çok veren ve alan vardır. İlişkiden çok ticarete dönmüştür yaşanan. Gerçek aşkta ilişki yoktur. Çünkü ilişki kurulacak iki insan yoktur. Gerçek aşkta sadece sevgi vardır, kalbinizin çiçek açtığı, uzakların yakın olduğu….

Bu yazının tüm maddi ve manevi hakları eser sahibi olan Burcu Erim Dural ve Aziz Azad Dural’a aittir!
iletisim@sifa-sanatlari.com

wide-logo